Kabuktaki Orman

Standard

IMG-20141004-WA0000Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı adlı kitabına, taş zannettiği bir ağaç kabuğuyla başlıyor. Ormanda gezinirken bir taş yığınına rastlayan yazar, gördüğü ve başta taş olduğundan emin olduğu bu şeylere yakından bakmak için eğilmiş ve gözlerine inanamamış. Taş zannettiği, üzeri yosunla kaplı bu küçük şeyler, aslında en az 500 yıl önce kesilmiş bir ağacın kabuklarıymış. İşin enteresan tarafı hiçbir köke veya gövdeye bağlı olmadıkları halde asırlardır canlılıklarını sürdürüyor haldelermiş. Teknik olarak yaprakları olmayan bir formun fotosentez yapamayacağı ve bu kadar uzun süre hayatta kalamayacağına vurgu yapan yazar, bu kalıntıların aslında etraftaki diğer ağaç köklerinden yardım alarak hayatta kalabildiğini keşfetmiş. Üstelik bu yardımın tesadüfi değil, aktif bir desteğin bir ürünü olduğu aşikar imiş.

Evet, bir ağaç tek başına bir orman olamaz.

Yaşamak için başka ağaçlara ihtiyacı var, insanlar gibi.

Ağacın tek başınalığı onu rüzgarlardan, iklimin olumsuzluklarından koruyamaz.

Bir ağaç, ancak etrafında orman oluşturabilen bir ağaçlar topluluğu varsa tüm bu zorluklara göğüs gerebilir.

Ve Sen!

O ağaç parçası gibi kökünden ayrılmış, soğuk, buz gibi bir balta ile canlılığına, yaşama sevincine kastedilmiş olabilir.

Bunu çok defa yaşamış olabilirsin pekala.

Bir daha asla canlılığına ulaşamayacağını sanıp kaybolmuşluğa sarılmış ve ona, sadece ona sımsıkı tutunmuş olabilirsin.

Kalbinin derinlerindeki baltalanmış yeri artık hissedemiyor, hissetmek dahi istemiyor olabilirsin.

Her güvenmek, sevmek istediğinde kalbinin yarası daha da sızlıyor ve önüne siper oluyor olabilir.

Telaşla: “Yaklaşma, yine canın yanacak” diye fısıldayan o ses ne çok sarıyor her yanını değil mi?

Yarana dokunan, onu fark eden ne çok kişi geçti hayatından. Her birine kızdın belki, yaranı görmesi ona dokunması canını daha da acıttı. Yarana ve yaralayana en çok da yaralanana öfken günden güne arttı da arttı.

En sonunda yaranı görmemek, göstermemek için binbir duvar ördün, yetmedi bir tane daha ve bir tane daha…

Duvarlar yükseldikçe hapsolan yaran yok oldu sandın. Her şey iyiye gidiyordu, sahte bir canlılıkla yaşayıp gidiyordun işte.

Sonra O geldi. Seninle aynı yerden yaralanan. Bir arada oluşunuzun tesadüf olmadığı.

Onun yarasını gördükçe hayretin arttı. Ve bir duvar kendiliğinden yıkıldı.

Ne de olsa daha çok duvar var diye rahattın. Sonra bir tane daha ve şimdi bir tane daha…

Duvarlar birbiri ardına yıkıldıkça telaşlandın. Ne oluyordu böyle, içinde yıllardır hissetmediğin yaranı daha da hisseder olmuştun. Dahası kanamaya başlamıştı.

O’na kızdın, çok kızdın.

Sonra zamanla etraflarınızda duvar kalmadıkça, incinen, yaralanan yanlarınızın sızısı dayanılmaz hale gelince, işte o gün orman oldunuz. Ormanın bir parçası oldun.

Meğer cam kırıklarıyla doluymuş yaran.

Bir başka ağacın görmesi, göstermesi gereken cam kırıkları…

Sen duvar ördükçe göremediğin bir sürü cam kırığı.

Şimdi o kırıklar elinde, öylece kalakaldın. Yaralayanları bir bir gösteriyor sana.

Ne yapacaksın?

Orman olup canlılığına canlılık mı katacaksın? Yoksa itinayla öreceğin bir duvar daha mı?

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s