Dut Ağacı

Standard

Sıkılmak ve hatta sıkıntıdan patlamak.

Tam da böyle bir esnada Tedx konuşmalarında öylesine gezinirken son zamanlarda çok daha fazla hayranlık duyduğum birinin konuşmasına rastladım: Nil Karaibrahimgil’in Tavşan Deliğinden Aşağı adlı konuşması.

Tam 9 ay 8 gündür içimde usulca büyüyen bir varlık taşıyorum. Onun bu usul usul büyüyüşü sayesinde bir dut ağacı gibi hissediyorum kendimi. Olması gereken zamanda kendini bırakıp dünyaya düşecek bir dut büyüyor gövdemde. O dut tam olmadan, yeterli olgunluğa ulaşmadan düşmeyecek kucağıma ve ben ne yaparsam yapayım onun gelişini geciktiremeyeceğim ya da hızlandıramayacağım.

Kendimi dut ağacı gibi hissetmeye ilk başladığım zamanlarda en büyük derdim, geri gönderilemez şekilde ruhumu saran derin iç sıkıntım idi.

Evet içim sıkılıyordu. Hem nasıl sıkılmak. Sanki biri gelip içimde bir şeylerin ayarıyla oynuyor ve ben kendimde neler olup bittiğini anlamaya çalışırken ruhum daha da çok sıkılıyor, dahası kelimenin tam anlamıyla: Sıkışıyordum.

Modern dünyanın işgal ettiği aklım bana bunun iyi bir şey olmadığını söylüyordu diğer yandan. Sıkılmak, sıkışmak, bunalmak iyi bir şey değildir diyordu zihnim.

Uzunca bir sıkılma halinden sonra bir an içimde yeşeren bambaşka bir şey hissettim.

Fark ettim ki sadece ama sadece sıkıldığım anlarda içime, içimde büyüyene dönebiliyordum. Onu hissedebiliyor, fark edebiliyordum ve hatta onunla görünmez bir bağ kurabiliyordum. Sadece bu anlarda etrafımdaki diğer her şey sanki yok oluyor ve o an dut ile dut ağacı sessizce birbirlerini dinleyebiliyor, hissedebiliyordu.

Processed with Rookie

Bizden çalınan sıkılmak ve sıkışmak, aslında Peygamberi de doğuran şey değil miydi?

Allah resulünün Hira’ya gidiş sebebi değil miydi sıkılmak? Her şeyden uzaklaşmak…

Ve ilk vahiy geldiğinde Cebrail onu takati kesilinceye kadar sıkmadı mı?

O mağaradan, bir elçi doğdu. En güzel kelamı taşıyan elçi…

Şimdi benim içim yine sıkılıyor.

Rahmim kasıldıkça kasılıyor, çünkü doğması gereken bir Ömer Agâh var. Onun doğması, onun nefes alması, benim sıkılmamla, rahmimin sıkışmasıyla olabilir ancak.

Dut ağacı ile dut, bir dünyada birbirinden kopmak üzere.

Yepyeni bir dünyaya bir insan, bir de anne doğsun diye.

Rabbim içimi öyle bir sık ki, kucağıma o dut düşüversin. Amin.

Kabuktaki Orman

Standard

IMG-20141004-WA0000Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı adlı kitabına, taş zannettiği bir ağaç kabuğuyla başlıyor. Ormanda gezinirken bir taş yığınına rastlayan yazar, gördüğü ve başta taş olduğundan emin olduğu bu şeylere yakından bakmak için eğilmiş ve gözlerine inanamamış. Taş zannettiği, üzeri yosunla kaplı bu küçük şeyler, aslında en az 500 yıl önce kesilmiş bir ağacın kabuklarıymış. İşin enteresan tarafı hiçbir köke veya gövdeye bağlı olmadıkları halde asırlardır canlılıklarını sürdürüyor haldelermiş. Teknik olarak yaprakları olmayan bir formun fotosentez yapamayacağı ve bu kadar uzun süre hayatta kalamayacağına vurgu yapan yazar, bu kalıntıların aslında etraftaki diğer ağaç köklerinden yardım alarak hayatta kalabildiğini keşfetmiş. Üstelik bu yardımın tesadüfi değil, aktif bir desteğin bir ürünü olduğu aşikar imiş.

Evet, bir ağaç tek başına bir orman olamaz.

Yaşamak için başka ağaçlara ihtiyacı var, insanlar gibi.

Ağacın tek başınalığı onu rüzgarlardan, iklimin olumsuzluklarından koruyamaz.

Bir ağaç, ancak etrafında orman oluşturabilen bir ağaçlar topluluğu varsa tüm bu zorluklara göğüs gerebilir.

Ve Sen!

O ağaç parçası gibi kökünden ayrılmış, soğuk, buz gibi bir balta ile canlılığına, yaşama sevincine kastedilmiş olabilir.

Bunu çok defa yaşamış olabilirsin pekala.

Bir daha asla canlılığına ulaşamayacağını sanıp kaybolmuşluğa sarılmış ve ona, sadece ona sımsıkı tutunmuş olabilirsin.

Kalbinin derinlerindeki baltalanmış yeri artık hissedemiyor, hissetmek dahi istemiyor olabilirsin.

Her güvenmek, sevmek istediğinde kalbinin yarası daha da sızlıyor ve önüne siper oluyor olabilir.

Telaşla: “Yaklaşma, yine canın yanacak” diye fısıldayan o ses ne çok sarıyor her yanını değil mi?

Yarana dokunan, onu fark eden ne çok kişi geçti hayatından. Her birine kızdın belki, yaranı görmesi ona dokunması canını daha da acıttı. Yarana ve yaralayana en çok da yaralanana öfken günden güne arttı da arttı.

En sonunda yaranı görmemek, göstermemek için binbir duvar ördün, yetmedi bir tane daha ve bir tane daha…

Duvarlar yükseldikçe hapsolan yaran yok oldu sandın. Her şey iyiye gidiyordu, sahte bir canlılıkla yaşayıp gidiyordun işte.

Sonra O geldi. Seninle aynı yerden yaralanan. Bir arada oluşunuzun tesadüf olmadığı.

Onun yarasını gördükçe hayretin arttı. Ve bir duvar kendiliğinden yıkıldı.

Ne de olsa daha çok duvar var diye rahattın. Sonra bir tane daha ve şimdi bir tane daha…

Duvarlar birbiri ardına yıkıldıkça telaşlandın. Ne oluyordu böyle, içinde yıllardır hissetmediğin yaranı daha da hisseder olmuştun. Dahası kanamaya başlamıştı.

O’na kızdın, çok kızdın.

Sonra zamanla etraflarınızda duvar kalmadıkça, incinen, yaralanan yanlarınızın sızısı dayanılmaz hale gelince, işte o gün orman oldunuz. Ormanın bir parçası oldun.

Meğer cam kırıklarıyla doluymuş yaran.

Bir başka ağacın görmesi, göstermesi gereken cam kırıkları…

Sen duvar ördükçe göremediğin bir sürü cam kırığı.

Şimdi o kırıklar elinde, öylece kalakaldın. Yaralayanları bir bir gösteriyor sana.

Ne yapacaksın?

Orman olup canlılığına canlılık mı katacaksın? Yoksa itinayla öreceğin bir duvar daha mı?

 

 

 

 

 

Demir Kapının Ardı

Standard

Yıllar sonra adını ikinci kez duyacağımı tahmin etmezdim. İlkinde öldüğü haberini almıştım. Derin bir üzüntü ile telefonda haber vermişti babam.

“Hatırlıyor musun bizim koğuşta bir Cengiz vardı. Korkardınız ondan. Hani aklını kaybetmişti. İşte o ölmüş.”

Yanına yaklaşmaya korktuğumuz, koğuşun yitiği. Cengiz abi ölmüştü. Şimdi ise bir yazının konusu olarak yine Cengiz abinin öldüğünü hatırlıyorum. Cengiz’in Terliği ise içimi burkan bir diğer ayrıntı.

O dönemlere dair çok az yüz hatırlıyorum. Hapishanenin o günkü boyuma göre devasa olan giriş kapısı, annemin üzerinin defalarca aranışı, geçtiğimiz sayısız x-ray cihazı, ve betondan avlu. Beton olan bir yerin beni bu kadar itiyor oluşu oradan mı kaynaklı diye düşünürüm arada. Gözünün alabildiği her yer beton. Evet, burası bir cezaevi.

Üzerinde sadece küçücük bir pencerenin olduğu demir kapının önüne geldiğimde içimde hep bir korku olurdu. Kapıdan babamın koğuşuna kadar giden yol uzundu. Gardiyanlar, gide gele bizi tanıyorlardı ama ya orada kaybolursam, ya o beton binada yolumu bulamazsam diye endişelenirdim hep. Neyse ki sonu hep babama, ve koğuşuna varıyordu.  O, gözüme devasa gelen beton avlunun üzerindeki “İslami hareket engellenemez” yazısına hayretle bakardım. Söylenmemesi gereken, gizli bir şeydi benim için bu söz. Bir yandan gururla baktığım, diğer yandan babamın bizden uzakta, o beton yığını içinde kalmasına sebep… İslami hareket… Betonların, demir kapıların ardında kalan…

Çocuk aklım ne bilirdi İslami Hareket’i bilmem, ama babama “Neden buradasın?” diye sorduğumda; “Müslüman olduğumuz için” cevabını almak iliklerime kadar ürpertmişti beni. Demek bu ülkede müslüman olmanın hakkı buydu. Demir kapılar ardına, ve betonlar arasına mı yakışırdı Müslüman olmak? Ben yine de sokakta, oyunlarımın arasına “Biliyor musunuz, İslami hareket engellenemez!” diye sıkıştırıyordum, çünkü hapishaneye sığmıyordu çocuk aklımdaki Müslüman Olmak, oraya yakışmıyordu.

Yüzünü hayal meyal hatırladığım siyahlar içinde bir abla vardı orada. Kimdi, neciydi bilmiyordum, ama biliyordum ki o da Müslüman olduğu için bu devlete tehlikeli gelenlerden biriydi. Görüş günlerinde ailelerinden birini ziyarete gelen bütün çocuklar olarak onu ziyaret eder, yanına uğramadan gitmezdik. O ablayla birlikte marşlar söylediğimizi, bize oyunlar oynattığını hatırlıyorum.

Cengiz’in Terliği, zihnimin kuytularında kalan birçok anıyı su yüzüne çıkardı. Onun o bulunamayan, ve dahi aranmayan terliği gibi birçok anı yer etmiş zihnime o günlere dair. Babam orada 6 ay kalmış meğer, çok sonraları öğrendim. Ancak o bitmek bilmeyen betondan koridor gibi çok uzun gelmişti bana bizden ayrı kaldığı süre.

Elimizde sadece tek bir fotoğraf var o günlerden kalma. Kardeşim ve Zeki adındaki bu abi. Ve fotoğrafın arkasına düşülmüş bir not. “Hatırlamak ve sıkı tutmak için” buraya bırakıyorum.

(Fotoğrafın arkasındaki not: “İnsanlığın, yaradanına isyanla dolu cahilî bir hayata doğru gittiği bu çağda, onları zulumattan,karanlıklardan; Kur’an’ın aydınlığına çıkaracak tevhid meşalesini elinden düşürmeyeceklerden olman ümidiyle… Her zaman bir çocuk kadar saf, temiz ve samimi duygularla dolu bir yaşama sahip olman temennisiyle… Zeki amcan. / Metris.)

WhatsApp Image 2017-12-19 at 08.37.31

Nerelere Gittin

Standard

Farkında mı bilmem ama bazen çok derinlere daldığımda eşim beni düşüncelerimden uyandırır ve ‘nerelere gittin, şimdiye , buraya gel’ der. Bunun bendeki karşılığı ise ‘Hatırla ve sıkı tut’ ile aynı diyebilirim.

Az evvel bir manzaraya şahit oldum. Bir yük kamyonu bir taksiciyi hatalı şekilde solladı. Aslında olurdu böyle şeyler, çok şükür ki bir kaza olmamıştı. Ama taksici kamyon coktan geçip gitmesine rağmen aşağıya inip kamyonun arkasından sövmeye devam etti. Uzun uzun derinden derinden sıraladı tüm beddualarini. Dinmek bilmedi öfkesi, belki iki dakika boyunca sövdü. Şakaklarindaki damarlar bir türlü yatışmadı, ağzından çıkan sözler bir türlü yumuşamadı. Söylene söylene taksiye binerken kamyon çoktan geçip gitmişti ve belki de farkında bile değildi hiçbir şeyin.

Bazen kendimi bu taksici gibi buluyorum. Çoktan yolunu değiştirmiş anılar, düşünceler, duygular taksici gibi esir ediyor beni. Arkalarından uzun uzun içli içli sövüyor bir türlü rahatlayamıyorum. Sonra bir ses, ‘nerelere gittin, şimdiye, buraya gel’ diyor. Anlamsızlığını fark ediyorum tüm o küfürlerin. Meğer kamyon çoktan geçip gitmiş bile.

Eksik Parça

Standard

418zjb50gal-_sx258_bo1204203200_“Eksik bir parçası vardı.

Ve mutlu değildi.

Aramaya başladı eksik parçasını…”

 

Geçtiğimiz hafta ikincisini gerçekleştirdiğimiz Hayalperest Okuma Grubumuzun bir diğer kitabı da Shel Silverstein’in Eksik Parça ve Eksik Parça Büyük O ile Karşılaşıyor kitaplarıydı. İki kitap da üzerine saatlerce konuşulacak türden (ki öyle de oldu).

Kitap biraz Leo Lionni’nin yazıp resimlediği Pezzettino kitabını çağrıştırıyor. Ancak yine de özgün, ve basit şekilde derin bir konuyu işlemeyi başarmış.

Sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir derler. Eksik Parça’yı okuduğumda aklıma Cemal Şakar’ın bir söyleşisinde Sait Faik’ten bahsedişi gelmişti. Cemal Şakar, lise yıllarında Sait Faik okurken anlatımını çok basit bulmuş ve “Bunda zor olan ne var, ben her akşam bir tane bu hikayelerden yazarım” diye iddia etmiş, ancak masanın başına geçtiğinde durumun pek de öyle olmadığını görmüş. Özellikle yazmak konusunda sadelik ulaşılacak en üst mertebedir çünkü. Silverstein’ın kitaplarında tam da bu var. Anlattığı konuyu en sade çizgiler ve en sade cümleler ile anlatıyor ve işe bakın ki anlatımı derinliğini kesinlikle yitirmiyor.

Bu kitap eksik parçalarını arayanlara, aramanın kendisine ulaşmaya çalışanlara, sürekli ve sürekli arayanlara.

Eksik Parça

Özgün adı: The Missing Piece
Yazan: Shel Silverstein
Resimleyen: Shel Silverstein
Çeviren: Pınar Savaş

Eksik Parça Kitabının animasyon hali için:

 

Eksik Parça Büyük O ile Karşılaşıyor
Özgün adı: The Missing Piece Meets Big O
Yazan: Shel Silverstein
Resimleyen: Shel Silverstein
Çeviren: Pınar Savaş

Eksik Parça Büyük O ile Karşılaşıyor Kitabının animasyon hali için:

 

 

 

Hayalperest

Standard

Hayalperest_PG173.jpgAylar evvel karşı kıyıya geçmek için bindiğim bir vapurda hafızama kazınan bir manzaraya şahitlik etmiştim. Denizin üzerinde bir kıyıdan diğerine süzülen bu vapurda bir akvaryum vardı. İçinde onlarca balığın yaşadığı büyükçe bir akvaryum. Vapurun altındaki dünya gelmişti aklıma. O dünyanın zenginliği karşısında akvaryumun yapaylığı ve sınırlılığı. Bir şeyi sevmem için benim istediğim gibi olmalı ve benim istediğim yerde durmalı diyordu bu akvaryum sanki.

Pek yakın bir zamanda birçok uzun hikayenin kesiştiği bir kitap kulübümüz oldu. Bu gruba ilk kitabımız olan Hayalperest ismini verdik. Hem kitap, hem de grup, hatırlamak ve sıkı tutmak için var besbelli. Tutunacak bir dal gibi, toparlamak için önce dağılmak gerektiğini anlatan…

Hayalperest kitabı en çok ihtiyacım olan zamanda imdadıma yetişti sanki. Zaten hep öyle olmaz mı, tam da çözümlemeye uğraştığınız bir mesele ile ilgili her şey gözünüze çarpmaya, karşınıza çıkmaya başlar.

Pam Munoz Ryan’ın yazıp Peter Sis’in resimlediği, “Çok şarkılı bir kıtada” diye başlayan kitap, beni evvela yazının başında bahsettiğim denizin ortasındaki akvaryuma, sonrasında da kendi öyküme götürdü.
phpthumb_generated_thumbnail

Kitapta bahsedilen hikaye aslında çok tanıdık. Her çağda her yaşta aynı. Tam da bu yüzden, çocuk kitabı niyetiyle yazılan tüm kitaplar gibi, bu kitabın da bana kalırsa bir yaş aralığı yok. Ve en çok da yetişkinlerin okuması gereken bir kitap.

Neftali Ryes, kelimelerle büyülü bir ilişkisi olan kimi zaman onları çekmecesinde biriktiren akıllı ancak çelimsiz bir çocuktur. Bu haliyle babasının tasarladığı bir çocuktan çok uzaktadır. Güçlü kuvvetli olmalı, Doktor ya da Diş Hekimi olmak için çok uğraşmalıdır. Oradan buradan topladığı ıvır zıvırlardan ve bitmek bilmeyen düşlerinden acilen kurtulmalı ve babasının çizdiği yolda ilerlemelidir.

Kitap sanki bize, eşlik etmek yerine şekillendirmeyi seçen herkesi ve her şeyi anlatıyor. Canlandırmak, hayat vermek yerine kendinin kılmak ve denetim altında tutmakla eş olan her şeyi bir çocuğun sesinden dinliyoruz. Beden görüntüsünden ne iş yapacağına kadar her şeyi planlanmış bir çocuk Neftali Ryes. Peki ya akvaryum dışına çıkmak isterse? Ya akvaryum camıyla sınırlandırmak istemezse ömrünü?

Kitabı okurken; bir eşyaya sahip olur gibi bir insana sahip olmaya çalışmak, üzerinde bir hak iddia etmek o kişiye duyulan sevgiyi bir nesneye, mülkiyete çevirmez mi? sorusu takıldı aklıma.

Bir şarkıda söylendiği gibi, sevgi özgürlüğün çocuğudur. Ona sahip olmak isterken, uçup gider elimizden…

 

“Ben şiirim şairini yakalamayı bekleyen
Cevapları olan bütün soruları ben sorarım.
Kimseyi seçmem herkesi seçerim.
Daha yakına gel…eğer cesaretin varsa.
Ben şiirim, alacalı gölgelerde gizlenen.
Karmaşasıyım kökün ve boğumlu dalın.
Simetrisiyim böceğin, yaprağın ve bir kuşun açılmış kanatlarının.
Ben şiirim, maviliklerde sinsice gezinen.
Balık, deniz kabuğu ve gökyüzüyle avımı kendime çekerim.
Derinliğin göz kapaklarının ardından masum bir kalp ararım.
Bak…Bak bana!
Ben şiirim, hayalperesti saran.
Her daim varım; ruhu yakalar, isteksiz kalemi esir alır
Ve yazarın biricik yolunda nefesi olurum.”

 

Hayalperest
Özgün adı: The Dreamer
Yazan: Pam Muñoz Ryan
Resimleyen: Peter Sis
Çeviren: Özlem Sığırtmaç

Kendini Tavuk Sanan Kartal

Standard

Geçtiğimiz günlerde, bir kartal hakkında bir hikaye anlatıldı bana.

Bu hikaye, tavuk kümesinde yetişen bir kartalın hikayesiydi.

Hikaye bu ya, kasabanın birinde bir tavuk kümesinde yetişen bir kartal varmış. Bu kartal dağ tepelerinde uçmaya alışkınken kendini tavuk kümesinde bulunca bir süre sonra tavukların dünyasını benimsemeye başlamış.

Diğer tavuklar gibi düşünmeye, onlar gibi yerleri eşelemeye, mısır yemeye ve tüneyerek uyumaya alışmış.

Kartal kümeste bir sürü şey öğreniyorken, bir yandan da alışkın olduğu diğer şeyleri unutmaya başlamış. Dağ tepelerini, bulutların arasında özgürce uçmayı, dağ zirvelerinin o keskin soğuğunu günden güne unutmuş.

Etrafında kartalın eski günlerini hatırlatacak hiçbir şey yokmuş. Gözünün alabildiği her yer saman, mısır ve tavuklardan ibaretmiş.

Bir süre sonra kartal kendini diğerlerinden farklı özelliklere sahip bir tavuk olduğuna inandırmış. Ve böylece kartal, uzun yıllar boyu mısır yemeye ve yerleri eşelemeye devam etmiş. 

Günlerden bir gün, dağlarda yaşamış bir adamın yolu bu kartalın kümesine düşmüş. Özgürlüğüne düşkün, tepelerde uçmaya alışkın olduğunu bildiği bir hayvanı bu küçücük kümeste gören adam şaşkınlığını gizleyememiş ve sormuş:

“Sen burada ne yapıyorsun?”

“Ben buraya aitim.” diye yanıtlamış kartal. “Biz tavukların kümeslerde yaşadığını herkes bilir. Mısır yer, yerleri eşeler, yumurtlar ve sonunda tavuk çorbası olur bu dünyadan göçeriz”

Kartalın bu söylediklerini duyan adam büyük bir kahkaha atmış ve kartala “Fakat sen bir tavuk değilsin! Sen bir kartalsın!” diye cevap vermiş. Kartal adama kesinlikle inanmamış.

“Asla! Benim bir tavuk olduğum ortada. Kartallar çok hızlı uçar, ben ise nasıl uçulur onu bile bilmiyorum. Gerçeği söylemek gerekirse bilmek de istemiyorum. Yüksek yerler beni sersemletiyor. Burada olmak çok daha güvenli. Ayaklarımın yere nasıl da sağlam bastığına bakın. Bir tavuk her zaman yere yakın olmalı değil mi.” demiş adama.

Kartalın anlattığı tüm bu saçmalıkları dinleyen adam bu duruma çok üzülmüş. Ve kartalı kaptığı gibi yüksekçe bir dağın zirvesine çıkarmış. Zavallı kartal öyle korkmuş ki. Fakat adam ne yapması gerektiğini çok iyi biliyormuş. Kartalı uçuruma doğru fırlatmış.

Ve kartal, yıllar önce unuttuğu kartallığını hatırlamış, panik içinde kanatlarını çırpmaya başlamış. Derken kanatlarına değen rüzgârı hissettikçe içindeki panik yatışmış. Özgürlüğün baş döndürücü hissine bırakmış kendini.

Bu his ona bir şeyi hatırlatıyormuş, bir tavuk değil, kartal olduğunu…

Ve tam da bu hikayeyi duyduğum sırada, Zeynep Sevde Paksu’nun son kitabı Bay Ka Buk ve Ejder elime geçti.

bay-ka-buk-ve-ejder-kitabi-front-1Bir kabuğa hapsolmuş, dışarının çok tehlikeli olduğuna inandırılmış bir küçük ejder. Ama neyse ki etrafında Bay Ka Buk var. Ona dışarının ne kadar tehlikeli olduğunu sürekli ve sürekli hatırlatan!.

Bay Ka Buk olmasa ejder bilemeyecekti hayal kurmanın bir turşu çeşidi olduğunu(!).  Ejderin yeterince büyümesiyle kırılan kabuk ve işte sonra özgürce kanatlarını çırpan, istediği her yer uçup giden bir Ejder…

Bu iki hikaye size de bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?  Birçoğumuz, yapabileceğimiz en iyi şeyin tüneyerek uyumak, mısır yemek ve follukta uyumak en sonunda da tavuk çorbası olup gitmek olduğuna inandırılmışız, ya da kabuk dışındaki her yerin tehlikeli olduğuna. Hayal kurmanın da bir turşu çeşidi olduğuna o kadar eminiz ki kartallığı aklımıza dahi getirmiyoruz.

İçimizde bir kıpırtı duyduğumuz anda çok derinlere yerleştirilmiş bir ses yükseliyor: “İyi de ben bir tavuğum, bir tavuk her zaman yere yakın olmalı değil mi?”

Tavuk olmak, bir tavuk için varılabilecek en güzel mertebeyken bir kartal için bir mahkûmiyet belli ki. Ancak uçurumdan atılmaya, kabuğunu kırmaya cesaret edemezsen folluk ve turşu ile baş başa kalacaksın.

Evet. Kimse sana kartal olduğunu söylemedi şimdiye dek. Ama bu iki hikâye söylüyor olabilir.

366. Gün

Standard

20161029_140712

 

“İnkarı bırak kabullen,kabullenmekten başka çaren yok.
Ne de zor oluyor aradıklarını bulman.
Pek de zor oluyor aradıklarını bulman.”

 

 

366. Güne.

Hayatın bir çizgi değil, birbiri ardınca gelen şimdilerden ibaret olduğuna inananlara.*

Gitgide daha çok geçmiş olduğuna inananlara.

Hayretle yeni bir sabaha uyananlara.

Aklını satıp hayretini satın alabilenlere.

Şimdi, bir şarkıya sığınanlara.

Yeşil Gömlekli Çocuk’a.

Nar’a.

Dağ’a.

Dünden Kalan’a.

*Bir Zen Ustası’ndan.

 

Mutsuz Olma Hakkı

Standard

199519_187482644622995_153856307985629_375634_4532279_nAldous Huxley’in her şeyin kolay ve hızlı yoldan tatmin edildiği dünyayı anlatan romanı; Cesur Yeni Dünya.

Orada her şey konfor için, hız için, öngörülebilir bir dünya için akar.

Orası daha anonim, daha az şenlikli, daha belirli bir dünyadır.

Ancak hayal kırıklığı, üzüntü yahut öfkeye yer olmayan bu dünyada bir isyankâr çıkar ve insana ait olan bir şeyi ‘hatırlar, hatırlatır’. Mükemmel olarak kurgulanmış bu dünyaya itiraz eder:

“Ben rahat istemiyorum. Ben Tanrı’yı istiyorum, şiiri istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum, günah istiyorum!” diye haykırır kontrolcüye.

Karşılığında aldığı cevap ise “Aslında sen mutsuz olma hakkını geri istiyorsun” olur.

Mutsuz olma hakkı. Modern insana uzak bir kavram sanki. Her yol Mutluluk Sırrı, Hayattan Keyif Almanın Yolları kitaplarıyla örülmüşken modern insan nasıl mutsuz olmayı bilebilir, tanıyabilirdi ki.

Kişilerarası ilişkilerin en çok tıkandığı yer burası bana göre.

Mutsuz olmasın diye dur denmeyen çocuğun bir yetişkin olduğunda nerede duracağını öğrenememiş olması da buradan geliyor.

Eşimiz mutsuz olmasın diye sıkıntı yaşadığımız şeyleri anlatmıyor, arkadaşımız mutsuz olmasın diye dilimizin ucuna gelen şeyleri gerisin geri yolluyoruz.

Büyük usta Ahmet Haşim’in “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” deyişindeki incelik, o Melâli övüş çok gerilerde kalmış sanki. Artık kimse melâli övmüyor. Herkes ‘Sonsuz Mutluluğun’ peşinde. Üstelik sonlu bir yaşam sürerken…

Üzüntüyü, ıstırabı tatmadan rahatlık uğruna, zevk uğruna bir yaşam sürüyoruz. Halbuki acıyı, üzüntüyü anlamlandırabildiğimiz zaman ruh olgunlaşır, tekâmül eder.

Ancak ıstırapta bir anlam bulabilenler onunla yaşamayı öğrenebilirler.

Ölüm de dahil yaşamımızdan uzaklaştırmak istediğimiz her şey döne dolaşa bir modern çağ ‘bozukluğu’ olarak psikiyatri kliniklerinde buluyor kendini.

Bugün Depresyon olarak adlandırdığımız ve kurtulmak için avuç avuç haplar tükettiğimiz modern çağ ‘bozukluğu’ klinisyenler tarafından titizlikle ayıklanması gereken bir tür ruh hali gibi duruyor.

Yaşanması doğal olarak beklenen her hüzün, ıstırap, üzüntü… adına ne dersek diyelim, tedavi edilmesi şart olan birer bozukluk olmayabilir.

Geçtiğimiz günlerde 9 yaşında bir danışanım ile seans sırasında yaşadığım bir olay modern insanın bu duygular arasında sıkışmış halini çağrıştırmıştı bana.

Kendince olumsuz ve istenmeyen duygular olarak tarif ettiği mutsuzluk, öfke, korku gibi duyguları gizlemekte çok ustalaşmış bir çocuk A.

Annesinden miras aldığı ‘asla güçsüz görünme, kendini ele verme, eğer güçsüz olduğun anlaşılırsa sevilmezsin, başkalarını mutlu etmek için yaşamalısın’ sloganlarını büyük bir görev bilinci ile üzerinde taşırken, yaşadığı büyük ve acı olaylar sonucu artık özenle kurduğu sistem çatırdamaya başlamış ve yardım almak için bana başvurmuşlardı.

A.’nın yaşadığı olaylar karşısında ne hissettiğini sorduğumda aldığım cevap hep “iyi” oluyordu. Duygulardan konuşmaya başladığımızda yüzündeki huzursuzluk bana “Bir an önce bu tehlikeli konuları kapatmalıyız” diyordu. Dahası yaşadığı bütün o acı olaylar da onun için çok uzakta ve sanki yaşanmamış gibiydi. A. tüm olanları inkar ediyor ve sınırsız bir mutluluk halini yaşamayı arzuluyordu.

Her seferinde çarptığım, yüz yüze geldiğim bu kaskatı kabuk kırılacak gibi değildi.

A. Bu haliyle bir ölüm ardından yasını tutamamış bir insanı andırıyordu bana.

Uzun seanslardan sonra A. Bir gün hiç beklemediğim bir anda seans sırasında koltuğa uzanmak istediğini ve seansa orada devam etmek istediğini söyledi. Kabul ettim.

O koltuğa yerleşirken ben de onun yüzünü görebileceğim bir konumla sandalyeme oturdum.

A. koltuğa cenin pozisyonunda uzandı ve gözlerini karşıda bir yere dikti. Gözlerindeki hüzün bugün bile hala unutamayacağım derinlikte ve yoğunlukta idi.

Anlatmaya başlamıştı. Anlattıkça içindeki pıhtılar akmaya başlıyordu sanki. ‘Korktum, üzüldüm, kızdım…’ dedikçe gözlerindeki ifade değişiyor, donmuş olan her şey erimeye başlıyordu.

Kabuk kırılıyor, içinden saklı olan tüm duygular sızmaya başlıyordu. A. benimle ilişki kurmaya başlıyordu.

Çünkü bilirdim ki, insan bir başkasını en çok acılarından, yaralarından tanır. A.’yı, yaralarını, acılarını görüyordum.

O küçücük bedenine rağmen neleri sırtlandığını görüp terapi odasının ortasına bu yükleri bir bir bıraktığına şahit oluyordum.

O gün orada olan, tek cümle ile A’ya mutsuz olma hakkını teslim etmekti. A. o hakkı belki de ilk defa kendisine verilmiş olmasından sebep, anlatıyor, anlatıyordu.

O anlattıkça ben de içimden ona katılıyor, gerçek bir ilişkiyi derinden hissediyordum. A. biliyordu. Onun hüznü beni de hüzünlendiriyordu, ancak tam da böyle birbirimize yakın oluyorduk. Sürekli yüzümü kontrol ediyordu, tüm bu yüklerimi anlatmamda neden bir yanlışlık yok? Neden hala anlatıyor oluşumu tuhaf karşılamadın? dercesine bakıyordu.

Bense, eğer bir söz söylemem gerekseydi o an, sadece şunu söylerdim:

Dünyanın bütün A.’ları! Birleşin ve sırtınızdakileri bırakın.

Olduğunuz yere…

 

 

 

Affetmek

Standard

189841_187482961289630_153856307985629_375648_904430_nKemal Sayar’ın Merhamet adlı kitabını okuyorum. Henüz ortalarında iken beni yazı başına sürükleyen bir hikayeyle karşılaştım kitapta.

Amy Biehl, Kaliforniya’lı refah içinde yaşayan beyaz bir üniversite öğrencisiyken, 1992 yılında kazandığı bir bursla, Kaliforniya’daki yaşamını geride bırakıp, Aphartheid’ın  ırkçı zulmüne karşı Güney Afrika’ya gitmişti. Ancak çok kısa bir süre sonra, 1993’te bir çatışma sırasında, siyahi bir çete tarafından öldürüldü. Yıllarca süren yastan sonra, Amy’nin anne ve babası kızlarının ardından Güney Afrika’ya gitmeye karar verdiler. Bugün hala aktif olan Amy Biehl Vakfı’nı kurup kızlarının ülküsünü tamamlamaya çabaladılar.

Bana göre işin ilginç yanı buradan itibaren başlıyor.  Hikayenin devamında Amy’nin ailesi, kızlarının katilleriyle tanışıyor. Suçlarından ötürü derin bir pişmanlık duyan katillerin, aslında nasıl kaotik bir ortamda Amy’yi öldürdüklerini fark ediyorlar. Ve bir sonraki sahne: Amy’nin ailesi giderek bu adamlarla dost oluyor, ve daha da ötesi katiller kendilerini affettirmek için Amy adına kurulan vakıfta gönüllü olarak çalışmaya başlıyorlar. Yıllar sonra bu kişiler, Amy’nin annesine “anne” diye hitap etmeye başlıyorlar.

Affetmek… Canın hala yanmaya devam ediyorken, ve bu acı pek de dineceğe benzemiyorken…

Allah Resulü’nün Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi’yi affetmesini çağrıştırdı bana bu hikaye.

Kabaca bir tabirle, zannediyorum ki affetmediğimiz her an geçmişimize sağlam bir kazık çakıyoruz.

Affetmenin karşıtı neyse, belki kin duymak yahut bambaşka bir tanım. Öyle sarıyor ki geçmişten gelen bir haberci gibi kişinin her yanını. Mesafe aldırmıyor yaşananlardan. Bir zaman sonra kendini oradan, onunla var etmeye başlıyorsun. Acının üzerinden, acınla.

Affetmenin umut dolu bir eylem olduğu ise çok açık.

‘Senden ümidimi kesmedim. Yaptığın canımı acıttı, ancak affederek sende iyi olan her şeye inancımı kuvvetlendiriyorum’ diyerek bir vazgeçiş ile dönüyorsun karşındakine.

“Şimdi ve burada olmak, bir tür manevi teslimiyettir”

Geçmişin türbedarlığından sıyrılıp muhatabında var olan tüm iyi şeylere inancını ifşa etmektir.

Affetmek, öyle bir ifşadır ki hem affedene hem de affedilene insan olmanın her halinin kapılarını aralar. ‘Öteki’nin ızdırabını duyumsatır mesela.

Tam da burada bir Kızılderili deyişi geliyor aklıma.Kulak verelim:

“Üç barış vardır:

Birinci barış; en önemli barıştır. İnsan Ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini fark ettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh’un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu fark ettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir.

İkinci barış; iki fert arasında olan barıştır.

Üçüncü barış ise; iki millet arasında yapılır.

Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki ‘gerçek barış’ dediğim birinci barış, yani insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.”

Buradan hareketle, gerçek barış insanın kendini affetmesidir diyeceğim. Affetmenin umutla yakından ilgili olduğunu hatırlatarak…

Bende iyi olan, iyiye dair şeyler varken, onları bir kuvve halinde duran tüm bu iyilikleri ancak kendimi bağışlayarak görebilirim, onlara ancak böyle temas edebilirim.

Yine aynı kitapta bir yazıyı şöyle bitiriyor Kemal Sayar:

“Kendisi öyle dilemediği sürece hiç kimse, sonsuza kadar çocukluğunun kurbanı değildir”

Çocukluğunu, yaşadıklarını ve daha birçok şeyi affedemeyenlere… Önce kendime:

Sanırım kendimizi affetmeye önce bir şeyleri affedemeyişimize duyduğumuz kızgınlıktan başlamalı.